Haz 04 2009

Resim Mehmet İdareeder
Mehmet İdareeder

Uzun Süren Ayrılık

Gönderilme tarihi:23:01 Genel kategorisinde listelenmisştir.

Ne yazık ki sözümü tutamadım ve uzun süredir yazamadım.Yazmanın bir süreklilik gerektirdiğini uzun yıllar önce keşfetmiştim, daha sonra ünlü yazarlarla yapılan söyleşilerde de beni doğrulayan ifadelere rastladım. Aynı söyleşilerde yazmanın bir de eşya fetişizmi olduğunu okur, anlam vermezdim. “Efendim, ben mutlaka kendi daktilomda yazarım. Modeli … olan daktilomun tıkırtıları, bana eşlik eder yazarken.” “Benim için çizgili bloknotlar ve dolma kalem vazgeçilmezdir.”Bilgisayarım bozulunca teknik servise gönderdim. Sevgili eşim İdil, onun bilgisayarını kullanmama izin verdi, fakat bazı kısıtlamalar koymayı ihmal etmedi. “Gereksiz program kurmanı istemiyorum. Belgelerini bilgisayarımdan temizlemeden onu bana geri verme…” İlerleyen günlerde “Senin bilgisayarın daha gelmedi mi? …. ne zaman gelecek? … göndereceklerinden emin misin?” gibi sorular sormayı da ihmal etmedi. Ama sağ olsun beni bilgisayarsız bırakmadı.İşte bilgisayarımdan uzak geçen bu günlerde “yazı ve eşya fetişizmi” sorununu daha iyi anladım.

İdil’e bir daha beni milli maça göndermemesi için yalvardığım yazının ardından “futbol ve ben” temalı bir veya birkaç yazı yazmayı düşünüyordum, ama yazıyla arama mesafe girince yazacaklarımın birçoğunu unuttum.

Küçük bir çocukken, ülkemdeki diğer erkek çocukların çoğu gibi saatlerce bir topun peşinden koştum. Oynadığımız topların çoğunluğunun çabuk patlaması ve patlak olsalar bile oyunu durduramamaları apayrı bir ironiydi… Başarılı bir oyuncu olamadım hiç. Ama oynamak çok güzeldi. Maçlar sonrasında çok iyi arkadaşlıklarım da başladı, maçlar içinde en iyi arkadaşlarımla yerlerde yuvarlana yuvarlana kavga ettiğim de… Haziran ayının sıcak ve uzun günlerinde dersler sona erdikten sonra oruçlu çocuk bedenlerimizi iftar saatine ulaştırmanın en eğlenceli yoluydu beton zemin üzerinde dizlerimizi parçalaya parçalaya top koşturmak… Kısacası oyundu futbol ve diğer oyunlar gibi coşku veriyordu.

Ortaokul ve lise yıllarımı yatılı olarak okudum Kırklareli’nde. İlk stadyum, ilk profesyonel futbol maçı o yıllarda hayatıma girmişti. Kendimi, ait olduğum şehirle bir bütün gibi hissederdim o yıllarda. Üç büyüklerden birini destekleme hastalığımız o yıllarda hepimizde vardı, ama o zamanların ikinci ligi (bugünün Bank Asya 1. Ligi)nde oldukça başarılı olan şehrimizin takımı, hepimize çok daha fazla heyecan verirdi. İki sezon sonra küme düşen Kırklarelispor, bir daha o günlere dönemedi. Biz Trakyalılar da her zaman destekleyecek bir Trakya takımını özledik, ama hiç bulamadık. Türkiye’nin en Avrupalı bölgesinin bugün de Süper Lig ve Bank Asya 1. Ligi’nde temsilcisi yok. Bundan sonraki yazımı “Trakya United” projesi üzerine kaleme alacağım.

Bilirsiniz, bizim oraların köftesi meşhurdur. Çok farklı arkadaşlarla farklı köftelerin tadını konuşur, karşılaştırırız. Kasabaların, lokantaların hatta bazen köylerin adları ön planda olur. Geçenlerde aklıma geldi, benim beynimin hiç uzaklaştırmadığı bir tat, bir köfte tadı var; stadyum bağlantılı…

Biz yatılı öğrenciler, köyümüze gidemediğimiz hafta sonlarının çoğunu şehir stadyumunda veya kapalı spor salonunda geçirirdik. Oynanan amatör küme maçalarından bazı figürler hiç silinmez zihnimden: Dokuzhöyük Köyü’nün bira göbeğini de peşinden koşturmaya çalışan sol beki; esmer vatandaşlarımıza kucak açan Kayaspor ve onun başkanı; elli yaşına yaklaşırken tüm spor dallarında olduğu gibi futbolda da başarısını sürdüren coğrafya öğretmenim Kel Nihat; yetiştirme yurdunun büyük yıldız adayları olan, ama fırsat eşitsizliği neticesinde “büyük yıldız adayı” olarak kalan Erol ve İlyas; stat alanına bedava girebilmek için kullandığımız duvar yıkıntıları…

Stadyumda bizi yalnız bırakmayanlardan biri de Muzaffer Usta’ydı. Okulumuzun yemekhanesinde mesaisini doldurduktan sonra köfte arabası ile stadyuma gelirdi. Ek gelir peşinden koşan Muzaffer Usta’nın oğlu Oğuz, benim orada bulunduğum yıllarda Kırklareli’nin en yetenekli genç futbolcusuydu. Çok yetenekli olan bu genç, ne yazık ki Katalanya’nın Barcelona’sında değil, Trakya’nın Kırklareli’nde yaşadığı, eğitim gördüğü için yeteneğini başarı ile süsleyemedi. Biz Muzaffer Usta’ya dönelim… Onun geldiğini gördüğümüzde, okula gidip hafta sonları iyice sevimsizleşen yemekhane yemeğini yeme isteğimiz tamamen yok olurdu. Cebimizi yokladığımızda ya hiç para çıkmazdı, ya da çok az olurdu cebimizdeki harçlığımız… İşin en güzel yanı Muzaffer Usta, yabancı değildi, hep okuldaydı. Biz de parasız yatılı, üstelik burslu öğrencilerdik. “Aylık” adını verdiğimiz miktarı küçük bursumuz, bize köfte – ekmek almaya yetiyordu. Veresiye konusunda bizi hiç üzmeyen Muzaffer Usta, “aylık” vadesiyle ödenen, damağımdan hiç silinmeyen tadın, Kırklareli köftesinin en iyi ustasıdır.

Eğer para kalmışsa, köftenin üzerine bir dilim Şam tatlısı da ayrı bir dünyaya yolculuğun anahtarı gibiydi…

Bu kadar romantik bir geçmiş sonrasında Ali Sami Yen Stadı’nda futbolcusundan teknik direktörüne kadar uzanan sevimsizlik, aidiyet duygusunu öldürme çabası, beni “İdil! Bir Daha Beni Milli Maça Gönderme Lütfen!” başlıklı yazıyı yazmaya yönlendirdi.

Bu yazı, ayrılığın ve özlemin yazısı oldu: Yazıya, futbola, çocukluğa… Devamı var mı, bilmiyorum.

31 Mayıs 09

Mehmet İDAREEDER

mehmet.idareeder@gmail.com

 

 Bu yazı, 02 Haziran 2009 tarihinde www.calisankadinlar.com’da yayınlanmıştır.

Henüz yorum yapılmadı

Trackback URI | Yorumları RSS ile takip et

Yorum Yaz

Yorum yazabilmek için GÎRÎŞ yapmalısınız.

Istatistikler
Clicky Web Analytics